13 Şubat 2012 Pazartesi

ŞİMDİ OKUMA ZAMANI

Artık gerçekten okumanın zamanı geldi. Okumaktan kastettiğim birbirimize güzel kitaplar hediye edip, on sayfa okuduktan sonra kütüphanemizi zengin göstermek için kenara atmak değil. Artık gerçekten okumaya başlamalı ve öğrendiklerimizle insanları aydınlatmalıyız.

İki kitap var şu anda birlikte okuduğum. Birbirleriyle bağlantılı iki kitap. Okunduktan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması gereken iki kitap.




















Birincisi, ODA TV tutukluları Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan'ın birlikte Wikileaks belgelerinden derledikleri ve yorumladıkları çok önemli bir kitap olan ve yakında toplatılmasından çekindiğim "SIZINTI, WIKILEAKS'TE ÜNLÜ TÜRKLER". Kitap gerçekten çok yoğun ve dikkatli bir çalışmanın ürünü.
Kitap ülkemizde son senelerde yaşanan karmaşanın ve ihanetin gerçeklerini, devlet adamlarının ilişkilerinin iç yüzünü aydınlatıyor.
Basın şu anda açıkça bu kitabın üzerini örtmeye çalışıyor. Fakat bizler bu kitabı okuyarak yazarlara destek verebilir ve kitabın içeriğini tüm ülkede tartışmaya açtırabiliriz.

İkinci olarak Banu Avar'ın 2011'de yaptığı ve 8 ayrı belgeselin genişletilmiş metinlerinden oluşan bu kitap, Ortadoğu'da yaşanan siyasal gelişmelerin iç yüzünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Lütfen şunu da unutmayın. Bugün tutuklu gazeteciler mesleklerini icra edemedikleri için çeşitli maddi zorluklar çekiyorlar. Kitaplarını satın almak, bizlerin haber alma özgürlüğü adına, bizler için içeride yatan insanlara destek olmak anlamına da gelecektir.

Güzel günler görmek dileği ile.

9 Şubat 2012 Perşembe

HERHANGİ BİR SUÇ YOK YAPILAN GÖREV VAR!

AKP'li Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ 11 Kasım 2010 tarihinde şöyle diyordu;


"Darbe yapmak görev suçu değildir. Darbe yapmayı görev suçu olarak kabul etmek TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesine meşruiyet kazandırmak olur."


Nedir bu İç Hizmet Kanunu'nun 35. Maddesi?


Madde 35 - Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.


AKP ve yandaşlarına göre 35. Madde darbelere kaynak oluşturan bir metin ve mutlak suretle değiştirilmesi gerek. Kısaca asker kanunla belirlenmiş görevlerini yapmaya çalışırken darbecilikle suçlanıp, hapislerde süründürülebilir.


Aynı Bekir Bozdağ 9 Şubat 2012'de, MİT'in üst düzey yöneticilerinin PKK ile görev tanımlarının dışında ilişkilerinin bulunmasının ardından savcılık tarafından ifade vermeye çağrılmalarına ilişkin şu açıklamayı yaptı;


 ''Benim gördüğüm, ortaya çıkan şeylere baktığınızda işlenen herhangi bir suç yok. Yapılan bir vazife var'' dedi.


Bir başbakan yardımcısından biraz daha tutarlı olmasını beklersiniz ama maalesef bugün paramparça olmuş bir ülkede yaşadığımız için insanlar tamamen işlerine geldiği gibi rahatça konuşabiliyor ve insanları aptal yerine koyabiliyorlar.



30 Ocak 2012 Pazartesi

ATATÜRK NEFRETİ

Bugün, Taha Akyol'un oğlu Mustafa Akyol kendisi gibilerin betimlendiği Gençliğe Hitabe'nin kaldırılmasını istemiş. Oturup paragraf paragraf inceleyerek hemde. Bu baba oğlu bilen bilir, fakat bu nasıl bir kin ve öfkedir inanın aklım almıyor. İnsan böyle bir öfkeyle nasıl başa çıkabilir? Tabi ki daha çok severek ve daha çok sahip çıkarak. Bir de tüm çarpıtmalara ve karalamalara, açıklayıcı ve doğru cevaplar vererek. Bir sonraki yazımda Mustafa Akyol'un yazısının çarpıklıklarını paylaşacağım. Fakat önce bir kez daha;


Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
 

Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927

15 Ocak 2012 Pazar

AFEDERSİN BİR ERMENİ'NİN CENAZESİ

 "Ne yahudiliğimiz, ne ermeniliğimiz, afedersin ne de rumluğumuz kaldı." 

Yukarıda ki sözler seçim kampanyasını onlar ve bizler diye inşa eden; rakibini dini mezhebi üzerinden karşısında ki topluluğa yuhalatan; İsrail'e "One Minute" diye çıkışıp mücahitlikte çığır açan ama İsrail'i koruyacak füzeleri hiç çekinmeden ülkemize yerleştiren; işine gelince pis işlerinin sorumlusu olarak devleti ortaya koyan, işine gelince sorumluluğu hükümete devşiren; Dersim için katliam kelimesini kullanıp, kürsüde teröristleri yücelten ama Uludere için ses çıkaramayan başbakanımıza ait sözler.

Daha dün af dilenecek bir sıfat olarak bahsederken bugün rum asıllı birinin cenazesinde boy göstermek siyasetin ve siyasetçilerin aslında ne kadar kirli olduğunu bize birinci elden gösteriyor.

Dün söylediğini bugün yutan, dün başka, bugün başka davranan sayın başbakan efsane futbolcu Lefter Küçükandonyadis'in cenaze töreninde Fenerbahçe taraftarı tarafından yuhalanmış, tıpkı geçen sene aynı gün, 15 Ocak 2011'de Ali Sami Yen Stadının açılış töreninde Galatasaray taraftarı tarafından yuhalanması gibi.

Tayyip Erdoğan sinirlenmemesi için fanusundan çıkmaması gerektiğini anlayamıyor. Bu ülkede bindirilmiş kıtaların olmadığı bir kalabalıkla karşılaştığı zaman tepki almaya, yuhalanmaya, ıslıklanmaya alışması gerekiyor. Nede olsa ileri demokrasiyi yaşıyoruz. 




13 Ocak 2012 Cuma

İKİ YÜZLÜ ANAYASA

Anayasa çalışmaları 2012 yılında bizi çok zorlayacak. Zaten 2007 yılından beri alttan alttan ülkenin bütün sorunlarının kaynağın anayasa olduğu empoze ediliyor. Akşam haberlerine göz ucuyla bakan herkesin bir düşüncesi var o da Türkiye'nin ihtiyacı olan tek şeyin yeni bir anayasa olduğu. Ama maalesef bu anayasa, Türkiye'nin parçalanması yolundaki ilk büyük somut adım olacak.

Anayasa tartışmalarında en başta gelecek konu kimlik meselesi.  Dincisi, liberali, teröristi, rejim karşıtı tüm güçlerin bir araya gelerek oluşturdukları ortak paydalardan birisi kimlik konusu. Bu konuya daha önce "AKP LAİKLİĞİN GARANTİSİDİR" başlıklı yazımda kısaca değinmiştim (http://aequustr.blogspot.com/2012/01/akp-laikligin-garantisidir.html). Fakat bu rejim karşıtı güç birliği kendi içerisinde tutarsızlıklar yaşıyor. Bir yandan anayasanın vatandaşlık tanımındaki "Türk" kelimesini faşizanca bularak değiştirilmesini isteyip, bir yandan da din faşizmini sonuna kadar körüklemekten de geri durmuyorlar.

Her türlü yüksek meblalı tazminat davalarına karşı bukalemun gibi isim değiştirip bir şekilde sıyrılmayı başaran gazete"Akit-Vakit-Yeni Akit" alışkanlığı olduğu üzere din üzerinden ayrımcılık yapmaya devam etmiş.

Eurovision Şarkı Yarışmasına bu sene ülkemiz adına katılacak olan Can Bonomo hakkında musevi olduğu için karalama kampanyası başlatmış. "iddia edildi, ileri sürüldü, bildirildi, hissedildi" tarzı haberciliğin bir numarası olan bu arkadaşlar bir yandan anayasamızda ki vatandaşlık tanımını baştan yazmak isterken, bir yandan da bir insana sırf musevi diye ayrımcılığın da ötesinde hedef göstererek, korkunç haberler yapabiliyorlar. Ne yazık ki yeni anayasanın hazırlık sürecinde millete fikir önderliği yapan kişi ya da kurumların bir çoğu son derece iki yüzlü. İlgili haberlere aşağıda ki linklerden ulaşabilirsiniz. Tıklanma sayılarını arttırmak istememe özgürlüğüne sahipsiniz(!)

http://www.habervaktim.com/haber/219227/turkiyeyi_bir_musevi_temsil_edecek.html
http://www.habervaktim.com/haber/219387/trtye_candan_tepki.html

Fakat burada asıl üzerinde durulması gereken konu Can Bonomo'nun çıkan haberlere olan cevabı.
Kendisi " Ben Türküm, Yahudi olmak bir dindir" diyerek kötü niyetli insanlara güzel bir cevap verdi. Benim inancım bu yalan anayasa tartışmalarında Can Bonomo gibi sağ duyulu insanların çoğunlukta olup, iki yüzlü bu ülkeyi bölmek isteyen insanlara izin vermeyeceği. Fakat siyaset ile alakasız veya kararsız kesim üzerinde, ulusal çizgide bulunan siyasi partilerin ve STK'ların artık çok çabuk bir şekilde çalışmaya başlaması gerekiyor.

10 Ocak 2012 Salı

JEHAN BARBUR

Hayat çok zor, sefalet, savaş, entrika, siyaset, düşmanlıklar hep yaşamın gerçekleri. Ama hayat devam ediyor. Hayatı güzel kılan şeyler var birde, tüm zorlukların karşısında dimdik duran, yazı getiren o ilk sabahın yüzüme vurduğu umut dolu güneş gibi. Aşk gibi. Müzik gibi.

Müzik aşka değer katan en önemli öge belkide. İyi ya da kötü hatıraların kendisi, çocukluk mutluluklarını kalbinde hissettiren geçmişten gelen bir koku gibi.

Müziğe değer katanlar var birde, Jehan Barbur var bu ülkede.

814.578 km2'ye yayılsa da dinlense aynı anda, tüm dertleri bitirecekmiş gibi. 

Bahar hafif hafif ısıtırken, bir pazar sabahı yağmur sonrası kokusunu içine çekip hafif bir ürperti duyunca üzerine bir hırka alıp ısınmak gibi Jehan Barbur'u dinlemek. 

En güzeli ise konserleri. Sarhoş eder gibi yankılanır şarkıları kulaklarımda, aşkta yanındadır o anda, bir film karesidir artık o anlar, ne kadar farklı olsanızda aşkında senin gibidir o anda bellidir gözlerinden. Aşık olduğun o gülümseme daha bir sıcaktır Jehan'ın şarkılarında, gözlerinin içi güler. Şarkıları hüzünlüdür belki ama hüzün size hiç uğramamıştır daha önce, belki de bu yüzden sözlere takılmadan keyfini çıkarırsınız şarkıların, önemli olan notalar ve Jehan'ın sesidir sizin için. Siren efsanesi gerçektir işte kanlı canlı karşındadır. Seni geminin direğine bağlayansa kalbindeki aşktır.

Konser biter, sudan çıkmış balık olursun, afallarsın kısa süre. Saate aldırmadan keşke bitmeseydi dersin. Öyle bir histir ki konser çıkışı, anlamsız bir umut hissedersin içinde, yüzün gülüyordur, çok mutlusundur. Aslında hep mutlusundur hayat sana elinden geldiğince vermiştir verebildiklerini, verecektir de sen hak ettiğin sürece ama bu mutluluk başkadır; Siren kayalıklarından gemisiyle güvenle geçip giden Odiseus gibi hissedersin. Aşkın elinden tutarsın kaybolursun sokaklarda. Gece başını yastığa huzur içinde koyarsın.

İşte budur Jehan Barbur benim için.     


Yaşamın Kıyısında Terörün Gölgesinde

28 Kasım 2007 yılında Genç Gelecek dergisinde yayınlanan yazım.

Yaşamın kıyısında; altın portakalı alamasa da, Türkçeyi zar zor konuşan, bu topraklardan binlerce kilometre uzakta yaşayan, bir gurbetçinin elinden çıksa da, film tamda bizi anlatıyor. Filmi yazmak isterdim, ancak filmin bende yarattığı çağrışımları aktarmak daha baskın geldi. Fatih Akın filmin baş karakterini kendinden esinlenerek oluşturmuş olacak ki, başrolde alamancı(!) bir babanın, bir alman gibi büyüyen, alman gibi yaşayan ve hatta alman dili profesörü oğlu var. Kendi ülkesine yabancı biri. Babası almanyada bir fahişeyi, alkollüyken yanlışlıkla öldürüyor. Baba tam bir Karadeniz uşağı, ama aklı biraz belinin altında. Ve oğlu babasının böyle bir şeyi yapmasını kabullenemeyip babasıyla bütün bağını koparıyor. Yani tam bir kültür çatışması. Bir yanda, bir fahişeyi kendisiyle ilişkiye girmediği için yanlışlıklıda olsa öldüren bir baba, diğer yanda, o kişiyi fahişede olsa önce insan olduğunu bilen bir oğul. Ama ne olursa olsun yinede tası tarağı toplayıp özüne dönmek için bir yolculuğa çıkıyor profesörümüz, elin Almanyasından, yurduna, babasının köyüne dönüyor, bir teyzeyle karşılaşıyor köyünde, bu çiftçi teyzeyle geçen her bir saniye bize ders veriyor. Teyze otantik görünüyor bizim profesörün gözüne, profesörde çok burnu havada duruyor köylü kadının karşısında, sanki Avrupalı bir turist, karşısında ki de fakir bir köylü, öyle yabancılar ki birbirlerine, halbuki ta kendisi o kadın, belki annesi, belki kardeşi, belki ta kendisi. Ve babasının balık tuttuğu Karadeniz’de sahilde, Karadeniz’in kokusunu çeke çeke babasını beklemesiyle film bitiyor. Kendine yabancılaşmış bir insanın özüne dönme çabası kısaca.
              Filmi izlerken insanın aklına şu sorular geliyor. Aynı topraklarda yaşamamıza rağmen; biz ne kadar birlikteyiz? Ne kadar birbirimizi tanıyoruz? Aynı şeyleri düşünüp, aynı telden mi çalıyoruz? Kızılırmağın doğusuyla batısı bir mi acaba?
              Ülkemizin en büyük sorunudur yoksulluk, peki yoksullukta her yerde aynı mı yaşanır? Ankara da yoksul bir memurun şartlarıyla, Hakkari de yoksul bir adamın şartları aynı mıdır?
               Büyük kentlerde yaşayan, eğitimli, dünyayı gezen, yenilikleri takip eden herhangi bir insanımız, babasının kendi köyü bile olsa, o köyde ki insanların yaşamlarını ne gözle görmektedir? Ya da tam tersi köylülerimiz büyük kenti ne şekilde görmektedirler? İki tarafta birbirine uzaydan gelmiş muamelesi yapmaktadırlar. Kentli biraz acıyan gözlerle, belki doğal yaşamın sakinliğini biraz kıskanarak ağır bir tavırla yaklaşır köylüyle biraz küçümser de, ne de olsa o küçücük köyünde bilgiye ne kadar sahiptir ki? Köylü ise devlet babasının, insan olarak aralarında  hiçbir farkı bulunmayan şehirdekileri neden bu kadar kayırdığını düşünüp kendi başının çaresine bakar.
                Şehirli “Ünzile” diye şarkı yapar.      “Yağmuru kim döküyor? Ünzile kaç koyun ediyor? Dayaktan uslanalı hiçbir şey sormuyor.” Aslında şehirli de üzülür bu duruma, ama kendi dertleri vardır, başka dertleri, şehrin sorunları. Bir şarkı yapar, çokta hüzünlüdür hani, ülkesinin sorunlarına duyarlı, tıpkı “live8” konserleri gibi; binlerce kilometre uzaktan, hiç tatmadıkları acıları, televizyonlardan görüp insani duygularla kitlelerin yardıma koşması gibi. Yabancıdırlar çünkü, uzaktır oradaki yaşamlar. Bizde ise devlet baba ayırmıştır bizi. Görmemiştir zamanında efendisinin dertlerini, ötekileştirmiştir aslında efendisini; düşünmeyen, sorgulamayan bir derebeyliğin ortasında terk etmiştir.
                 Askerimiz bas bas bağırıyor, akil yazarlarımız, aydınlarımız sürekli dile getiriyorlar, terörün bitmesi için önce terör örgütüne katılımı engellememiz lazım diyorlar. Çünkü bu bir savaş, ne kadar öldürürsen öldür onlar yeni bir kurban daha buluyorlar kendilerine. Çaresizlikten, devletin kendisini unuttuğundan, devlete küsüyorlar ve kendilerini güçlü hissetmek için dağa çıkıyorlar. Asker bu durumu bildiğinden şu sıralar bildiriler yağdırıyor bombaların yanında,“teslim ol” diyor, TCK’nın 221. maddesini açık açık yazarak, devletin onların yanında olduğunu anlatmaya çalışıyorlar.
                   Yetersiz kalan yatırımlar, köy enstitüleri gibi bir aydınlanma hamlesinin siyasi oyunlarla yarım kalması ve kapanması, bunun sonucunda doğuyla batı arasında bir kültür çatışmasının olması, batının doğuya yabancılaşması ve kendini ötekileşmiş hisseden halkın bir takım çapulcu tarafından kandırılıp dağa çıkarılması ve böylece terörün artması.
                                       Şimdi bir fark olduğu çok açık ama şunu artık iyice kavramamız lazım. Biz bu topraklarda beraber yaşıyoruz, bin yıldır kültürlerimizde kanlarımızda birbirine karıştı, içtiğimiz su, soluduğumuz hava bizi biz yaptı. Artık kendimize yabancılaşmayı bırakıp bir şeyler yapmanın zamanı.