akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2012 Cuma

AKP'NİN ZAMANAŞIMI

AKP faili ve müdafisi olduğu Sivas katliamının üzerini zamanaşımı ile kapatmaya çalışıyor. Bu bir itham değildir sakın yanlış anlamayın. Gerçeğin ta kendisidir. AKP Sivas katliamının failidir. Dersim’i katliam diye adlandırıp, teröristlere iade-i itibar sağlamaya çalışanlar Sivas katliamını bizzat kendi yayın organları ile “Sivas Tatsızlığı”, “Sivas Provokasyonu” diye nitelemekten bir an olsun utanmıyorlar.
AKP bu katliamın müdafisidir dedik, bakın o günlerde katilleri beraat ettiren avukatlar ve bugünkü mevkileri;

Av. Şevket Kazan, eski RP milletvekili ve eski Adalet Bakanı; 

Av. Celal Mümtaz Akıncı, Afyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi;
 

Av. Hayati Yazıcı, AKP’nin devlet bakanı;
 

Av. Haydar Kemal Kurt, AKP Isparta Milletvekili;
 

Av. Zeyid Aslan, AKP Tokat Milletvekili, Başbakan Erdoğan’ın eski avukatı;
 

Av. Hüsnü Tuna, AKP Konya Milletvekili;
 

Av. Burhanettin Çoban, Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı;
 

Av. İbrahim Hakkı Aşkar, 22. Dönem AKP Afyon Milletvekili;
 

Av. M. Ali Bulut, AKP Maraş Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi;
 

Av. Bülent Tüfekçi, AKP Malatya İl Başkanı;
 

Av. Halil Ürün, RP kayıp trilyon davası sanığı, AKP Afyon Belediye Başkan adayı;
 

Av. Mevlüt Uysal, AKP İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı;
 

Av. Nevzat Er, Eski AKP Eminönü Belediye Başkanı;
 

Av. Suat Altınsoy, AKP Konya İl Bşk. Yardımcısı;
 

Av. Tayfun Karali, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darülaceze Müdürü;
 

Av. Ferruh Aslan, İst. Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü;
 

Av. İbrahim Kök, AKP Elazığ milletvekili aday adayı;
 

Av. Ali Aşlık, eski AKP İzmir İl Başkanı;
 

Av. Bedrettin İskender, AKP Ümraniye Belediye Başkan adayı;
 

Av. Ekrem Bedir, Sakarya AKP Hendek Belediye Meclis Üyesi;
 

Av. Eyüb Karagülle, eski Saadet Partisi İlçe Başkanı;
 

Av. Faruk Gökkuş, AKP, Kâğıthane Belediye Başkanlığı aday adayı;

Av. Hasan Hüseyin Pulan, AKP İstanbul İl Disiplin Kurulu üyesi;
 

Av. Hurşit Bıyık, AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı;
 

Av. Reşat Yazak, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu üyesi.



Cinayetlerinin üzerini örtmenin AKP’liler için bir ata sporu olduğunu da biliyoruz. Tıpkı Adli Tıp İhtisas Kurumu dönemdeki üstün performansı ile Denizcilik İşletmeleri Genel Müdürü olan Eyüp Çakmak gibi, yakın tarihimizin en acımasız katliamının üstünü örtmeye çalışan canileri iyi tanı ey halkım. Faillerin bugüne kadar bulunamaması ve bu davanın zaman aşımına uğratılmaya çalışılması bir tesadüf müdür? Dün katillerin müdafisi olan zatlar bugün de aynı görevi üstlenmektedirler. Bu suça ortak olmayın ey halkım. Orada can veren günahsız insanlar için AKP’ye “DUR!” deyin.
Alın size taze bir örnek; henüz geçen gün mecliste Sivas Katliamının zamanaşımına uğramaması için verilen yasa teklifi AKP’li milletvekillerinin oyları ile reddedildi.

Neden?

Çünkü bu katliamın failleri meclisteki müdafileri tarafından korunmaktadır.

Fakat bugün bu katliamı zamanaşımına uğratmaya çabalayanlar bilsinler ki anaların yüreğinde zamanaşımı yok. Ahireti dillerinden düşürmeyen katiller bunun hesabını elbet verecektir! 

13 Şubat 2012 Pazartesi

ŞİMDİ OKUMA ZAMANI

Artık gerçekten okumanın zamanı geldi. Okumaktan kastettiğim birbirimize güzel kitaplar hediye edip, on sayfa okuduktan sonra kütüphanemizi zengin göstermek için kenara atmak değil. Artık gerçekten okumaya başlamalı ve öğrendiklerimizle insanları aydınlatmalıyız.

İki kitap var şu anda birlikte okuduğum. Birbirleriyle bağlantılı iki kitap. Okunduktan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması gereken iki kitap.




















Birincisi, ODA TV tutukluları Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan'ın birlikte Wikileaks belgelerinden derledikleri ve yorumladıkları çok önemli bir kitap olan ve yakında toplatılmasından çekindiğim "SIZINTI, WIKILEAKS'TE ÜNLÜ TÜRKLER". Kitap gerçekten çok yoğun ve dikkatli bir çalışmanın ürünü.
Kitap ülkemizde son senelerde yaşanan karmaşanın ve ihanetin gerçeklerini, devlet adamlarının ilişkilerinin iç yüzünü aydınlatıyor.
Basın şu anda açıkça bu kitabın üzerini örtmeye çalışıyor. Fakat bizler bu kitabı okuyarak yazarlara destek verebilir ve kitabın içeriğini tüm ülkede tartışmaya açtırabiliriz.

İkinci olarak Banu Avar'ın 2011'de yaptığı ve 8 ayrı belgeselin genişletilmiş metinlerinden oluşan bu kitap, Ortadoğu'da yaşanan siyasal gelişmelerin iç yüzünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Lütfen şunu da unutmayın. Bugün tutuklu gazeteciler mesleklerini icra edemedikleri için çeşitli maddi zorluklar çekiyorlar. Kitaplarını satın almak, bizlerin haber alma özgürlüğü adına, bizler için içeride yatan insanlara destek olmak anlamına da gelecektir.

Güzel günler görmek dileği ile.

9 Şubat 2012 Perşembe

HERHANGİ BİR SUÇ YOK YAPILAN GÖREV VAR!

AKP'li Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ 11 Kasım 2010 tarihinde şöyle diyordu;


"Darbe yapmak görev suçu değildir. Darbe yapmayı görev suçu olarak kabul etmek TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesine meşruiyet kazandırmak olur."


Nedir bu İç Hizmet Kanunu'nun 35. Maddesi?


Madde 35 - Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.


AKP ve yandaşlarına göre 35. Madde darbelere kaynak oluşturan bir metin ve mutlak suretle değiştirilmesi gerek. Kısaca asker kanunla belirlenmiş görevlerini yapmaya çalışırken darbecilikle suçlanıp, hapislerde süründürülebilir.


Aynı Bekir Bozdağ 9 Şubat 2012'de, MİT'in üst düzey yöneticilerinin PKK ile görev tanımlarının dışında ilişkilerinin bulunmasının ardından savcılık tarafından ifade vermeye çağrılmalarına ilişkin şu açıklamayı yaptı;


 ''Benim gördüğüm, ortaya çıkan şeylere baktığınızda işlenen herhangi bir suç yok. Yapılan bir vazife var'' dedi.


Bir başbakan yardımcısından biraz daha tutarlı olmasını beklersiniz ama maalesef bugün paramparça olmuş bir ülkede yaşadığımız için insanlar tamamen işlerine geldiği gibi rahatça konuşabiliyor ve insanları aptal yerine koyabiliyorlar.



10 Ocak 2012 Salı

TÜRKİYE KARIŞIRKEN

1 Nisan 2008 tarihli Genç Gelecek dergisinde yayınlanan yazım.

Rakısı bol olsun Can Yücel’in çok bilinen bir hikayesi vardır. Bir şiirinde yer alan “Kaba et” sözcüğünün argo şeklini kullanması yüzünden mahkemeye çıkarılır, mahkemedeki savunmasında güzel bir fıkrayla derdini anlatmak ister. Kısaca “Bizim köyde ..t’e ..t derler!!!”

            Balık hafızalı bir toplum olduğumuz için kısa bir AKP tarihi sunarak size bugünü anlatmaya çalışacağım.

            Biz devrimini henüz tamamlayamamış bir toplum olarak sırf demokrasiye olan inancımız gereği 6 yıldır Türkiye’de karşı devrim yapmaya çalışan anti-demokratik, oligarşik iktidarı demokrat diye tanımlıyoruz.

            2002 seçimlerinde ülkedeki ekonomik buhran ve halkın bir çok çıkış yolu aramasından dolayı meydanında desteği ile tek başına iktidar olma fırsatını yakalayan AKP’ye geçmişine bakmadan toplumca bir kredi verdik.

            Tüm kesimler ülke çıkarları ve “değiştik” sözüne güvenerek meydanında bu yönde halkın fikri üstünde etkin olmasıyla AKP’ye Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir destek verildi.

            Sıcak paranın bir şekilde(!) ülkeye girmesiyle piyasaların sanal bir canlanma yaşamasıyla halkın ekonomiyle olan kötü ilişkisine ara verilmiş oldu. Bu sayede AKP’ye destek daha da arttı ve AB veya ABD güdümlü bir kesim demeyeceğim, bu liberal ekonomik havadan ve AB yolunda atılan göstermelik adımlardan memnun olan kesiminde pohpohlamasıyla AKP bir anda halkın siyasi fenomeni oldu.

            Merkez medya birkaç çatlak ses dışında AKP’nin arkasındaydı ve insanlar sanki derin bir uykudaymış gibi AKP’yi sadece görmek istedikleri liberal kimliği ile görüyorlardı. Halkta sempati uyandırmak için AKP’nin islami geçmişi unutturulup AKP’nin salt bir liberal parti olduğu benimsetilmeye çalışıldı. Bu sırada devletin resmi politikasına tamamen zıt olarak ilk defa bir başbakan terör sorununu teröristlerin diliyle “Kürt Sorunu” olarak tanımladı, akabinde terör yeniden kuvvet kazandı. Bu bana göre terörün resmiyet kazanmasıydı.

            Belki çok dillendirilmiyor fakat AKP kısa bir süre içinde, devlet içinde kadrolaştı ve bu kadrolaşma daha önceki fetullahçı kadrolaşmayla birleşerek gerçek bir oligarşi oluşturdu ve bu günlerde sıkça söylenmeye başlanan deyişle AKP kendi “derin devlet”ini kurdu.

            Persepolis filmini izleyenler bilirler, bir sahnede filmin kahramanı kızı, bir hastane müdürüne laf anlatmaya çalışırken görürüz, ve ortaya çıkar ki o hastane müdürü bir imamdır. Tıpkı Zonguldak’ta bir imamın sırf kardeşi AKP milletvekili diye İl Sağlık Müdür Yardımcısı olarak atanması hem kadrolaşmaya hem de acaba İran olur muyuz sorusuna güzel bir cevaptı.

            Son seçimlerden hemen sonra AKP’nin oylarını attırması ve akabinde kendi gücünü sözde demokrasiye sığınarak anti-demokratik bir biçimde kullanmak istemesiyle medyada aynı ses yankılandı “BİZ BİR CANAVAR YARATTIK”.

            Demokrasi kahramanı diye adlandırdıkları kişi hukuk dışı olarak bir anayasa yapmaya kalktı, yetmedi pimi çekilmiş bir bomba gibi, sırf o günlerde başlaması beklenen ekonomik sıkıntıya çevrilen gözleri başka yere kaydırmak uğruna türban meselesini ortaya attı, hem de devletin temel değerlerini ve politikasına karşı bir tavırla siyasi literatürümüze yeni bir kanıksama kattı, “VELEV Kİ SİYASİ SİMGE”.

            Demokrasi uğruna sadece hukuk ve insanlık sınırları içinde hiçbir taşkınlık yapmadan muhalefet yapan, darbenin adının bile geçmediği mitingler düzenlendi, ancak bundan bile rahatsızlık duyuldu.

            Mitingler sonucunda, medya tarafından ulusalcı denen bir kesim oluşturuldu. Ve halk şu anda maalesef üçe bölünmüş şekle sokuldu. Ulusalcılar, İslamcılar, Kürtçüler. Dikkat edilirse Ulusalcı denen kesimin kanaat önderi olarak görülen kişiler Ergenekon Operasyonu kapsamında soruşturmadan geçirildiler ve dahası da devam edecek. Burada söylemek istediğim şey yargı ile alakalı değil, kastettiğim iktidara yakın olan medya. Çünkü bu medya kesiminin oluşturduğu hava, adını bile kimin koyduğu belli olmayan Ergenekon Terör Örgütü hükümete karşı bir darbe hazırlığında ve ulusalcı denen kesim bunlara destek veriyor dolayısıyla ulusalcılar darbecidir havası. Bu o kadar tehlikeli ki Türk basınının yarısı kemalizmi savunmayı darbecilikle bir tutmaya başladılar ve bu, yargı dahil kadrolaşan bir iktidarın elinde 1984 romanında ki gibi korkunç bir ütopyaya dönüşebilir.

            Böyle bir ortamda bağımsız yargı devreye girdi, bu önemliydi çünkü demokrasi işliyordu. AKP’nin bu rejim karşıtı tavırlarına tepki ne darbeyle ne de kitlesel bir çılgınlıkla ülkeyi buhrana sürükleyerek yapıldı. Cumhuriyet devriminin temel direği olan hukukla çözülmeye çalışıldı. Ancak sözde demokrat AKP, kendisine isnad edilen suçları reddedeceği, yalanlayacağı, bu suçlamaya karşı kendisini bağımsız yargı karşısında kendine güvenerek savunacağı yerde, hukuka saygı duyması gereken yerde, ancak faşist ülkelerde olacak bir uygulamayla hukuka karşı hile yoluna başvurdu. Düşünün bir kere, size bir suç isnad ediliyor ve haklı ya da değilsiniz fark etmez, bu suçtan kurtulmak için kendinizi savunmak yerine mevcut kanunları kendinize göre değiştirmeye çalışıyorsunuz, bu hukuka karşı hiledir. Hukuk dediğimiz şey sonuçta bir kurallar bütünüdür ve bu kuralları iktidar istediği anda keyfine göre değiştirirse halkın o hukuka ne kadar saygısı kalır?

            AKP’nin yaptığı hukuka karşı hiledir. Kanunları kendi çıkarları doğrultusunda yok etmektir. 

            Parti kapatmak, bir partiye böyle bir suç isnad etmek demokrasiyle çelişir de İşçi Partisinin günahı ne? Hazırlanan ucube kanun değişikliğinde niçin DTP’yi de kurtaracak bir düzenleme yapılmıyor o halde?

            Yüklenen suçlar üzerinden konuşuyorum, DTP bu ülkeyi ne kadar bölmek istiyorsa, AKP’de o kadar rejim karşıtı ve politikaları DTP’nin politikalarına dayanak oluşturuyor. her şeyi bir kenara bırakıyorum Tayyip Erdoğan’ın meydanlarda çıkıp yaramaz bir çocuk gibi, sanki bir arkadaşını ispiyonlarmış gibi “MHP’de türban olayının içindeydi” demesi ancak ve ancak acınacak bir durumdur.

            Yazımın başında da belirttiğim gibi artık bazı şeyleri açıkça ortaya koymamız lazım.

            Kapatma davasına ve Ergenekon’a özel olarak değinecek olursak; hazırlanan iddianame basına nasıl sızdı bilinmez(!) fakat özensizce hazırlandığı gerçek. İddianamenin kaç klasör oluşturduğu önemli değil fakat kanaatimce atlanan çok ayrıntı var. Ergenekon soruşturması ise tam bir felaket. İddianame hazırlanmadan aylardır tutuklu kalan insanlardan ve polis koruması altında ki birinin sanki kaçma şansı varmış gibi gece yarısı evinin basılıp apar topar gözaltına alınması ve bu olayların bazı medya organlarınca kahin gibi bilinebilmesi ya da işaret edilmesi kapatma davasına karşı intikam iddialarını güçlendirse de, devam eden bir hukuk süreci hakkında daha fazla yorum yapmak yanlıştır.

            Unutulamamalıdır ki; her iki olayda da şu an için her şey birer iddiadan ibarettir. İddiaların gerçekliği hakkında yorum yapmak için mahkemenin kararı beklenmelidir. Yargının bağımsızlığı ancak bu şekilde korunabilir.

            AKP’nin kapatılması, sonuçları bakımından ülkenin gidişatını etkileyeceği kesindir. Kapatılmanın yaratacağı en büyük sorun AB ile ilişkiler olacaktır ki, eğer her şey hukukun bağımsızlığı altında gelişirse böyle bir sorun doğmadan kapanacaktır. Ötesinde siyasette herkesin yeri doldurulabilir.

            Yalnız şöyle bir husus var ki, bu dava nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın parti kapatmanın zorlaştırılması mecburidir. Hukuka herkes güvenmek zorundadır fakat parti kapatmakta sadece bir iddianameye bakmamalıdır. İşe de ilk evvel dokunulmazlıkların kayıtsız şartsız kaldırılmasıyla başlanmalıdır. Ancak ülkenin menfaatine durumlarda partiler kapatılmalıdır.

            Hatta ve hatta yeni bir anayasa yapmak için partiler çalışma içine girmeli ve 2 sene içinde, anayasayı yapması için bir kurucu meclis seçilmek üzere yeni bir seçime gidilmelidir.

            Kanaatimce kapatılmaması halinde AKP daha da güçlenecek ve siyasal islam meşrulaşacaktır. Ülkemizi yeni bir anayasaya bağlı olarak yeni bir rejim ve yeni bir siyasi yapı beklemektedir.       

9 Ocak 2012 Pazartesi

AKP LAİKLİĞİN GARANTİSİDİR

Başlığı okuyunca beni Ahmet Hakan ya da Ertuğrul Özkök zannetmeyin. Son 10 yılda ortaya çıkan sonuç aşağı yukarı bu oldu.

Farkında mısınız, laiklik üzerine o kadar gittik ki, laikliği öyle bir hırsla savunduk ki geri kalan her şeye karşı  gözümüz kör oldu. Laikliği boş verelim demiyorum tabi ki fakat laikliği koruyacağız diye milliyetçilik ve cumhuriyetçilik ilkelerini tamamen boş verdik. AKP'ye karşı koyarken neredeyse tek silahımız laiklik oldu. Hatta kararsız kesimde muhteşem bir kamuoyu yaratabilecek "Tehlikenin Farkında Mısınız?" kampanyası bile laiklik üzerine inşa edilmişti. Halbuki AKP'nin laikliği yıkmaktan daha başka öncelikleri vardı.

Biz bir yandan laikliği savunurken, AKP etnik politikalarıyla alttan alttan bölücülüğü körükledi. En koyu Atatürkçüler bile laiklik uğruna milliyetçilikten, cumhuriyetçilikten vazgeçti. Biz laiklikle uğraşırken terör tekrardan azıttı. Gelen her şehit Ankara'nın doğusunda ki duvara bir blok daha ekledi. Atatürk milliyetçiliğinden, ırkçılığa döndük bu yüzden. Gözümüz karardı bir kere, ne istiyorlardı bizden verelim gitsin dedik o halde doğuyu, batı bize kalsın. Ama sadece ders almayanlar için tarih tekerrür ediyor!

Türkiye için 2012 çok zor bir yıl olacak. Cumhurbaşkanlığı ve Anayasa gibi başka ülkelerin yıllara yayacağı iki ağır gündem maddesini bir yıl içinde tartışıp duracağız.

Anayasa çalışmaları uzun zamandır yoğun bir şekilde devam ediyor. Çeşitli STK'lar, partiler ve üniversiteler yeni anayasaya katkı vermek için çalışıyor. Örneğin Kafkas Dernekleri Federasyonu, Meclise sunduğu anayasa çalışmasında artık kanıksadığımız bir kaç konudan bahsetmiş. Bunlar; anayasal vatandaşlığın temel alınması, ülkemizde konuşulan tüm dillere anaokulundan başlayarak anadilde eğitim verilmesi, yerleşim yerlerinin adlarının geri verilmesi ve aile adlarının geri verilmesi.

Ne oldu? Sadece Kürtlere anadilde eğitim verdiğimiz zaman demokratikleşecek miydik sanmıştınız?

Öncelikle Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun böyle bir tasarı vermek için aylarca çalışmasına gerek yoktu. BDP ya da AKP milletvekillerinin ya da yandaşlarının herhangi bir yazısını ya da demecini alıp kağıda kopyalasalardı zaten bu sonuca varırlardı.

Aile adlarının ve yerleşim yerlerinin geri verilmesinin Anayasa ile alakasız olmalarını bir kenara bırakırsak, anayasal vatandaşlık kavramına fena halde takılmış durumdayım. Bizim şu anki anayasamızda anayasal vatandaşlık yoksa ne var? Yoksa tek problem "Türk" kelimesi mi? Birde ana dilde eğitim isteği var ki, ülkede konuşulan tüm diller için istenmesi bende Babil Kulesinden aşağı atlama hissi uyandırdı. Bu arada çalışmayı meclise sunan kişi ise çok ilginç BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder.

Anayasaya değişikliğinin detaylarını başka bir yazının konusu olarak kenara koyup, yazımızın en başına dönersek; biz laikliği korumakla uğraşırken, milliyet ve cumhuriyet elimizden kayıp gidiyor. Korkarım yeni anayasada laikliği korumuş bir şekilde ellerimizde bir duble rakı, cumhuriyetin arkasından ağıt yakacağız.

Tito'nun nefesiyle tuttuğu Kristal Küre ölümüyle tuz buz oldu. Mustafa Kemal'in küresi ise elmas. Küre on yıllardır yerden yere vuruluyor ve artık çatlamaya başladı, ne zaman nerede parçalanacağı ise yavaş yavaş gözle görülebiliyor.

27 Aralık 2011 Salı

CUMHURBAŞKANLIĞI GÖREV SÜRESİ

O kadar yoğun ve karışık bir gündemimiz var ki, artık balık hafızalı diye dalga geçilen milletime hak veriyorum. Dünya savaşlarında bile gelişmiş ülkelerin siyasi gündemlerinin bu denli hızlı değiştiğini düşünmüyorum. Buna bir de ilkesiz basının nereye çekersen oraya giden yorumlarını da eklersen halkın olan biten karşısında tepkisiz kalması anlaşılabilir bir durum. Bu surata alınan darbeden sonra bir tür sersemlemeye benziyor.

İşsizliğin ve fakirliğin bu denli yoğun olduğu bir ülkede sürekli olarak anayasal tartışmalar yaşanması komik oluyor. Ve bu anayasal tartışmalar nedense sürekli iç politikada dara girildiği anlarda gündeme geliyor. Bir terör olayı mı patlak verdi hemen başbakan çıkıp anayasa tartışmasını başlatıyor. Dış politikada bizi zora sokacak, iç politikayı da etkileyecek bir durum mu ortaya çıktı, hemen cumhurbaşkanının görev süresi tartışması yaşanıyor. Bu hengamede vatandaş olayları sadece bir tenis maçı izler gibi takip edip pozisyonları anlık yorumlamaya çalışıyor ve maalesef önünü ve arkasını düşünemediği için, içinde bulunduğu şartları yorumlayamıyor ve tepki gösteremiyor.

Örnek vermek gerekirse Suriye ile neredeyse savaşa girerken; Amerika Irak'tan çekilirken bölgede kendine bir jandarma ararken; Malatya'ya Amerika'nın füze kalkanları yerleştirilip ülkemiz açık hedef olurken; Sayın Başbakan nereden aklına geldiyse Dersim olayları için kıyım deyip, yaygara koparıp, bir de üzerine yalandan özür dileyip, muhalefet partisi liderleri üzerinden bu ülkenin kurucu değerlerine bağırıp çağırırken, televizyon karşısında helal olsun diye alkış tutan halk ve tarihimizle yüzleşmemiz gerektiğini belirten yazarlar hatta bakanlar sadece bir iki hafta sonra Fransa'nın parlamentosundan geçirdiği Soykırım yasası hakkında en ağır aşağılamalarda bulundular. İki olay arasında ki fark neydi, insanlar iki benzer olayda nasıl bu denli zıt tepkiler verdi ve bir Allah'un kulu bu soruyu neden sormadı? Gerçekten anlamakta büyük zorluk çekiyorum.

Asıl konumuz olan Cumhurbaşkanlığı tartışmasına dönersek; bu konuda da benzer bir durum yaşanmakta. 2010 Anayasa değişikliklerinin Tayyip Erdoğan'a yeterli gelmediği hepimizin malumu. Kendisinin en büyük arzusu bu ülkenin ilk BAŞKAN'ı olmak. İstanbul'un başkent olduğu, federal bir sistemin yerleştiği, Kemalizm'in yerini Liberalizm'in aldığı, kendisinin de başkan sıfatını kazandığı bir ülke. Fakat şartlar henüz istediği kadar olgunlaşmadı. Başbakan olarak bu uğurda kat edecek biraz daha yolu kaldı. Cumhurbaşkanlığı görev süresi tartışmalarının temelinde de bu yatıyor.

Bildiğiniz gibi sonra çıkan kanun öncekini ilga eder. Bu çok basit hukuk kuralı yüzünden de cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıldır. Aksine bir geçici kanun çıkmadığı sürece, 2012 yılında cumhurbaşkanlığı seçimi bizi beklemekte. Tıpkı, aynı 2007 referandumunda milletvekili görev sürelerinin 4 yıla indirilmesinin akabinde 2011 yılının Haziran ayında genel seçimlerin olması gibi. Fakat bu AKP'nin 2023 hedeflerinin gerçekleşmesinin önünde bir engel teşkil etmekte çünkü ucu açık ve kontrol edilememe ihtimali yüksek bir süreç.

Bu seçime gidilirse ne olacak? Abdullah Gül yeniden mi seçime girecek? Tayyip Erdoğan başbakanlığı mı bırakıp seçime girecek? O halde AKP ve hükümet ne olacak? Muhalefet güçlü bir aday çıkartıp ikiye bölünmüş halkın bir yarısının desteğini alıp AKP'nin düzenine çomak mı sokacak? Bunlar Tayyip Erdoğan için 2012 yılında üzerine düşünülmesi zaman kaybı olan senaryolar. Bu yüzden Tayyip Erdoğan 2014 yılına kadar anayasal haklar ve görevler bakımından güçlendirilmiş bir cumhurbaşkanı olarak seçime kendi girmek istiyor. 2014 yılında yarı başkanlık sisteminde, cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bir yıl için başbakan Bülent Arınç ve 2015'te Abdullah Gül görevi devralacak. Tarafsız bir makam olan cumhurbaşkanlığının ardından başbakanlığa gelmeyi planlamak ne denli demokrat bir kitle tarafından yönetildiğimize ışık tutuyor. Bundan 10 sene önce saçma ve komik gelecek bu senaryo bugün çok doğal karşılanıyor.

10 yılda ülkemizin ne kadar değiştiğini bir düşünün. Şimdi bir de 2023 vizyonunu bu bilgiler ışığında hayal edin. Durmak yok yola devam!