Başlığı okuyunca beni Ahmet Hakan ya da Ertuğrul Özkök zannetmeyin. Son 10 yılda ortaya çıkan sonuç aşağı yukarı bu oldu.
Farkında mısınız, laiklik üzerine o kadar gittik ki, laikliği öyle bir hırsla savunduk ki geri kalan her şeye karşı gözümüz kör oldu. Laikliği boş verelim demiyorum tabi ki fakat laikliği koruyacağız diye milliyetçilik ve cumhuriyetçilik ilkelerini tamamen boş verdik. AKP'ye karşı koyarken neredeyse tek silahımız laiklik oldu. Hatta kararsız kesimde muhteşem bir kamuoyu yaratabilecek "Tehlikenin Farkında Mısınız?" kampanyası bile laiklik üzerine inşa edilmişti. Halbuki AKP'nin laikliği yıkmaktan daha başka öncelikleri vardı.
Biz bir yandan laikliği savunurken, AKP etnik politikalarıyla alttan alttan bölücülüğü körükledi. En koyu Atatürkçüler bile laiklik uğruna milliyetçilikten, cumhuriyetçilikten vazgeçti. Biz laiklikle uğraşırken terör tekrardan azıttı. Gelen her şehit Ankara'nın doğusunda ki duvara bir blok daha ekledi. Atatürk milliyetçiliğinden, ırkçılığa döndük bu yüzden. Gözümüz karardı bir kere, ne istiyorlardı bizden verelim gitsin dedik o halde doğuyu, batı bize kalsın. Ama sadece ders almayanlar için tarih tekerrür ediyor!
Türkiye için 2012 çok zor bir yıl olacak. Cumhurbaşkanlığı ve Anayasa gibi başka ülkelerin yıllara yayacağı iki ağır gündem maddesini bir yıl içinde tartışıp duracağız.
Anayasa çalışmaları uzun zamandır yoğun bir şekilde devam ediyor. Çeşitli STK'lar, partiler ve üniversiteler yeni anayasaya katkı vermek için çalışıyor. Örneğin Kafkas Dernekleri Federasyonu, Meclise sunduğu anayasa çalışmasında artık kanıksadığımız bir kaç konudan bahsetmiş. Bunlar; anayasal vatandaşlığın temel alınması, ülkemizde konuşulan tüm dillere anaokulundan başlayarak anadilde eğitim verilmesi, yerleşim yerlerinin adlarının geri verilmesi ve aile adlarının geri verilmesi.
Ne oldu? Sadece Kürtlere anadilde eğitim verdiğimiz zaman demokratikleşecek miydik sanmıştınız?
Öncelikle Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun böyle bir tasarı vermek için aylarca çalışmasına gerek yoktu. BDP ya da AKP milletvekillerinin ya da yandaşlarının herhangi bir yazısını ya da demecini alıp kağıda kopyalasalardı zaten bu sonuca varırlardı.
Aile adlarının ve yerleşim yerlerinin geri verilmesinin Anayasa ile alakasız olmalarını bir kenara bırakırsak, anayasal vatandaşlık kavramına fena halde takılmış durumdayım. Bizim şu anki anayasamızda anayasal vatandaşlık yoksa ne var? Yoksa tek problem "Türk" kelimesi mi? Birde ana dilde eğitim isteği var ki, ülkede konuşulan tüm diller için istenmesi bende Babil Kulesinden aşağı atlama hissi uyandırdı. Bu arada çalışmayı meclise sunan kişi ise çok ilginç BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder.
Anayasaya değişikliğinin detaylarını başka bir yazının konusu olarak kenara koyup, yazımızın en başına dönersek; biz laikliği korumakla uğraşırken, milliyet ve cumhuriyet elimizden kayıp gidiyor. Korkarım yeni anayasada laikliği korumuş bir şekilde ellerimizde bir duble rakı, cumhuriyetin arkasından ağıt yakacağız.
Tito'nun nefesiyle tuttuğu Kristal Küre ölümüyle tuz buz oldu. Mustafa Kemal'in küresi ise elmas. Küre on yıllardır yerden yere vuruluyor ve artık çatlamaya başladı, ne zaman nerede parçalanacağı ise yavaş yavaş gözle görülebiliyor.
Herkes eşit doğar ama ÖZGÜR olmak bizim elimizde. ADALET ise özgür insanın en büyük erdemi benim gözümde.
9 Ocak 2012 Pazartesi
8 Ocak 2012 Pazar
ZÜBÜK
Aziz Nesin'in unutulmaz eseri, Kemal Sunal'la hayat bulan Zübük, taşra toplum yapısını ve siyaset anlayışını tüm ayrıntılarıyla bize anlatır. Filmde bir sahnede Zübük belediye başkanlığı için Avukat Burhan'la çekişmektedir. Avukat Burhan kasabaya bir okul yaptırılmasını istemekte, Zübük ise buna kesinlikle karşı çıkmakla birlikte okul yerine cami yapılmasını istemektedir. Halka açık oturum yapmaktadırlar;
zübük- burhan bey burhan bey! müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz. bunlar hep gomünist oyunları. beyfendi şunu bil; kasabamıza memleketimizin en büyük camiisi inşa edilecektir. ve de buna hiç bir kuvvet engel olamayacaktır.
burhan- ulan zübük ömründe bir kez olsun şu camiiye hiç yolun düştü mü?
zübük- biz elhamdülillah müslümanız. beş vakte beş daha katıp namazımızı evimizde kılarız. müslüman kardeşlerim buna şahittir.
burhan- duydunuz; namaz evde de kılınır arkadaşlar. ama çocuklar evde okuyamaz!
halk- susturun şu münafığı!
zübük- size söz veriyorum; kanım pahasına da olsa camii-i şerifi inşaa edeceğim!
halk- yaşaaaa!!!
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ bugün bu hikayeye verilebilecek en güzel örneklerden birini verdi. O çok sevdikleri ve destek gördüklerini söyledikleri halkı da açıkça yanılttı.
Bozdağ yaptığı açıklamada; "Türkiye 2014'de ilk defa bir devrim yaşayacak. Halk 2014 yılında özgürce sandık başına giderek cumhurbaşkanını seçecek. Türkiye ilk defa kendi cumhurbaşkanını kendisi özgürce seçecek. Milletvekilini, bakanını seçen halk neden cumhurbaşkanını seçmesin ki? CHP, MHP, BDP cumhurbaşkanını halkın seçmesini neden istemiyor. Çünkü onlar halkın cumhurbaşkanı seçmesinden, halktan korkuyorlar. Hiç kimse heveslenmesin cumhurbaşkanlığı seçimleri 2014'de olacak. Herkes bu sürece hazırlansın." dedi.
Okumadıklarını, dinlemediklerini ve sorgulamadıklarını biliyorduk ama bu kadarı fazla bence. Sayın Bozdağ'ın söylediğinin tam tersine muhalefet; nasıl ki 2007 referandum yoluyla yapılan anayasa değişikliği uyarınca 2011'de genel seçimlere gidildiyse, 2012'de de Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılması gerektiğini ısrarla belirtiyor.
(Cumhurbaşkanlığı görev süresi ile ilgili yazıma da http://aequustr.blogspot.com/2011/12/cumhurbaskanligi-gorev-suresi.html adresinden ulaşabilirsiniz.)
AKP'nin iktidara gelmesiyle zaten kirli olan siyaset artık katran karası bir hal almış durumda. Kendini "ak" olarak nitelendiren bir kitlenin bu kadar ucuz yolları kullanması ise acınacak bir durum.
zübük- burhan bey burhan bey! müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz. bunlar hep gomünist oyunları. beyfendi şunu bil; kasabamıza memleketimizin en büyük camiisi inşa edilecektir. ve de buna hiç bir kuvvet engel olamayacaktır.
burhan- ulan zübük ömründe bir kez olsun şu camiiye hiç yolun düştü mü?
zübük- biz elhamdülillah müslümanız. beş vakte beş daha katıp namazımızı evimizde kılarız. müslüman kardeşlerim buna şahittir.
burhan- duydunuz; namaz evde de kılınır arkadaşlar. ama çocuklar evde okuyamaz!
halk- susturun şu münafığı!
zübük- size söz veriyorum; kanım pahasına da olsa camii-i şerifi inşaa edeceğim!
halk- yaşaaaa!!!
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ bugün bu hikayeye verilebilecek en güzel örneklerden birini verdi. O çok sevdikleri ve destek gördüklerini söyledikleri halkı da açıkça yanılttı.
Bozdağ yaptığı açıklamada; "Türkiye 2014'de ilk defa bir devrim yaşayacak. Halk 2014 yılında özgürce sandık başına giderek cumhurbaşkanını seçecek. Türkiye ilk defa kendi cumhurbaşkanını kendisi özgürce seçecek. Milletvekilini, bakanını seçen halk neden cumhurbaşkanını seçmesin ki? CHP, MHP, BDP cumhurbaşkanını halkın seçmesini neden istemiyor. Çünkü onlar halkın cumhurbaşkanı seçmesinden, halktan korkuyorlar. Hiç kimse heveslenmesin cumhurbaşkanlığı seçimleri 2014'de olacak. Herkes bu sürece hazırlansın." dedi.
Okumadıklarını, dinlemediklerini ve sorgulamadıklarını biliyorduk ama bu kadarı fazla bence. Sayın Bozdağ'ın söylediğinin tam tersine muhalefet; nasıl ki 2007 referandum yoluyla yapılan anayasa değişikliği uyarınca 2011'de genel seçimlere gidildiyse, 2012'de de Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılması gerektiğini ısrarla belirtiyor.
(Cumhurbaşkanlığı görev süresi ile ilgili yazıma da http://aequustr.blogspot.com/2011/12/cumhurbaskanligi-gorev-suresi.html adresinden ulaşabilirsiniz.)
AKP'nin iktidara gelmesiyle zaten kirli olan siyaset artık katran karası bir hal almış durumda. Kendini "ak" olarak nitelendiren bir kitlenin bu kadar ucuz yolları kullanması ise acınacak bir durum.
6 Ocak 2012 Cuma
ABDULLAH ÖCALANI NASIL SORGULADIM - İŞTE GERÇEKLER -
SORGU GÖREVLİSİ (H. A. UĞUR)- “Bak APO, Türkiye Cumhuriyeti devleti şu ya da bu şekilde bu terör belasından vatandaşını kurtaracaktır. Ama önemli olan insanlarımız zarar görmeden bu işi halletmektir. Şiddetin durması, halkın güvenliğinin sağlanması esastır. Ama bunun için yasadışı bir terör örgütü ile masaya oturacak da değiliz. (…) Bu mülakatlar tamamen senin talebin üzerine ve karşılığında şu olacak bu olacak pazarlığı olmadan gerçekleşmiştir. Sen, ‘Şiddetin durmasını sağlayacağım, kendim için bir şey istemiyorum’ diyorsun. Sorgu başladığından beri hep bunu söyledin, öyle değil mi?”
SANIK (A. ÖCALAN)- “Kesinlikle doğru… Ben size daha önce söylemiştim, örgüt bana bağlıdır, beni dinler… Daha ilk gün devletimin hizmetindeyim derken kastettiğim, bu işin bitirilmesi doğrultusunda ciddi adımlar atmamızdır. Türkiye’yi yönetenlerin ellerini güçlendirmek için ben öncelikle silahlı mücadeleye son verme ilanı yapmak istiyorum. (…) Sizlerden tek talebim bunları yapabilmek için bana imkân sağlamanızdır.”
SANIK (A. ÖCALAN)- “Kesinlikle doğru… Ben size daha önce söylemiştim, örgüt bana bağlıdır, beni dinler… Daha ilk gün devletimin hizmetindeyim derken kastettiğim, bu işin bitirilmesi doğrultusunda ciddi adımlar atmamızdır. Türkiye’yi yönetenlerin ellerini güçlendirmek için ben öncelikle silahlı mücadeleye son verme ilanı yapmak istiyorum. (…) Sizlerden tek talebim bunları yapabilmek için bana imkân sağlamanızdır.”
İLERİ DEMOKRASİ IŞIĞINDA DEMOKRATİKLEŞEN TÜRKİYE
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un tutuklanması ile beraber bütün basın; yandaşı, orta yolcusu ağız birliği etmişcesine bu olayın bir dönüm noktası olduğunu, Türkiye'nin artık demokrasiyi özümsediğini ve çok doğru bir adım olduğunu anlatıp duruyorlar. Hatta hızını alamayıp olayı "vaka-i hayriye" olarak adlandıranlar bile var ne yazık ki.
Yalnız bu nasıl bir demokrasi ise kendi ayağıyla ifade vermeye gelen biri adı, sanı ne olursa olsun önemli değil gün sonunda tutuklanıyor. Bu artık o kadar olağan bir durum oldu ki kimse bu duruma şaşırmıyor. Maalesef medyada hukuk profesörü kesilen yandaşlar, gerçek demokrasilerde tutuklamanın olağan bir durum değil istisnai bir yol olduğunu unutuyorlar. Tutuklamaların olağan olduğu yerler baskıcı ve diktatörlük rejimleridir. Kaldı ki şu anda Ergenekon, Balyoz gibi davalarda toplam tutuklu sayısı 250'yi geçmiş durumda. Balyoz davasında yüzlerce muvazzaf, emekli asker ortada bir iddianame bile yokken ve haklarındaki suçlamaları çürütecek deliller olmasına rağmen içeride olmaları ne korkunç.
Görüldüğü gibi darbeciler içeri tıkılmış, şanlı iktidarımız ise bizi ileri demokrasi ile tanıştırmış durumda. Benimde aklıma son bir kaç ayda ülkemizde yaşanmış bir kaç ileri demokrasi örneği geldi.
Önce Yargıtay 13 yaşındaki N.Ç.'ye 28 kişinin tecavüzünü "kızın kendi rızasıyla olduğu" şeklinde verdiği kararla ileri demokrasimizi dosta düşmana gösterdi. Tecavüzcüler arasında bankacı, asker, muhtar, okul müdürü, iş adamı gibi saygın mesleklerden kişilerin bulunması ve verilen ifadelerde bu mesleklerin gözetilmesi, adaletin ne kadar demokratik bir şekilde paylaştırıldığını bize kanıtlar gibiydi.
İleri demokrasimizin ulaştığı en son nokta ise henüz taze bir haber; 11 yaşındaki Z.Ç.'nin rahatsızlandıktan sonra hastaneye kaldırılması, hasta değil 8 aylık hamile olduğunun anlaşılması, çocuğun babasının Z.Ç.'nin beraber yaşadığı imam nikahlı eşi olduğunun anlaşılması. Baba olacak mahlukatın Z.Ç.'nin hastanede tedavi olmasına izin vermemesi ve onu hastaneden alıp çıkarması. Şimdi buraya kadar eminim aranızdan ne var bunda diyenler bile çıkacaktır ki onların acilen bir doktora görünmelerini tavsiye ediyorum. 11 yaşında bir kız çocuğu, adı üzerinde çocuk ama imam nikahı ile bir adamın kucağında yaşıyor. Bu işin suç olmasını ve babayla, imam nikahlı adama verilmesi gereken cezaları geçiyorum, hastanedeki doktorlar ya da hastane polisi bu olaylar yaşanırken demokrasi var kızın rızası var diye mi düşünüyorlardı? Neresinden bakarsan mide bulandırıcı.
Demokrasilerde insanların hoşlarına gitmeyen şeylerle ilgili protesto hakları vardır, fakat protestodan ötürü haklarında 4 yıla kadar hapis istemiyle dava açılan öğrencilerin olduğu bir ülkede ileri demokrasi vardır.
Halkın oylarıyla milletvekili olan Mustafa Balbay, Engin Alan ve Mehmet Haberal'ın millet iradesine karşı çıkılarak tahliye edilmemelerini onların terörist olmalarına bağlayabiliriz değil mi? Nasıl olsa barış ve demokrasi güvercinleri Sebahat Tuncel ve Emine Ayna artık dışarıda huzurlu bir şekilde 15 Ağustos Zafer Bayramlarını(!) kutluyorlar!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise tutuklamalar hakkında; hukuk karşısında herkes eşittir diyor, ama kayıp trilyon davasının hafızasından kaybolduğu anlaşılıyor.
Benim ileri demokrasiden anladığım şu; ülkeyi bölmeye kalkmak suç değil ama hükümet karşıtı olmak ve onu eleştirmek terörizm.
Kısacası dışarıda ses çıkartacak kimse olmayınca demokrasi tadından yenmez bir nimet oluyor.
Yalnız bu nasıl bir demokrasi ise kendi ayağıyla ifade vermeye gelen biri adı, sanı ne olursa olsun önemli değil gün sonunda tutuklanıyor. Bu artık o kadar olağan bir durum oldu ki kimse bu duruma şaşırmıyor. Maalesef medyada hukuk profesörü kesilen yandaşlar, gerçek demokrasilerde tutuklamanın olağan bir durum değil istisnai bir yol olduğunu unutuyorlar. Tutuklamaların olağan olduğu yerler baskıcı ve diktatörlük rejimleridir. Kaldı ki şu anda Ergenekon, Balyoz gibi davalarda toplam tutuklu sayısı 250'yi geçmiş durumda. Balyoz davasında yüzlerce muvazzaf, emekli asker ortada bir iddianame bile yokken ve haklarındaki suçlamaları çürütecek deliller olmasına rağmen içeride olmaları ne korkunç.
Görüldüğü gibi darbeciler içeri tıkılmış, şanlı iktidarımız ise bizi ileri demokrasi ile tanıştırmış durumda. Benimde aklıma son bir kaç ayda ülkemizde yaşanmış bir kaç ileri demokrasi örneği geldi.
Önce Yargıtay 13 yaşındaki N.Ç.'ye 28 kişinin tecavüzünü "kızın kendi rızasıyla olduğu" şeklinde verdiği kararla ileri demokrasimizi dosta düşmana gösterdi. Tecavüzcüler arasında bankacı, asker, muhtar, okul müdürü, iş adamı gibi saygın mesleklerden kişilerin bulunması ve verilen ifadelerde bu mesleklerin gözetilmesi, adaletin ne kadar demokratik bir şekilde paylaştırıldığını bize kanıtlar gibiydi.
İleri demokrasimizin ulaştığı en son nokta ise henüz taze bir haber; 11 yaşındaki Z.Ç.'nin rahatsızlandıktan sonra hastaneye kaldırılması, hasta değil 8 aylık hamile olduğunun anlaşılması, çocuğun babasının Z.Ç.'nin beraber yaşadığı imam nikahlı eşi olduğunun anlaşılması. Baba olacak mahlukatın Z.Ç.'nin hastanede tedavi olmasına izin vermemesi ve onu hastaneden alıp çıkarması. Şimdi buraya kadar eminim aranızdan ne var bunda diyenler bile çıkacaktır ki onların acilen bir doktora görünmelerini tavsiye ediyorum. 11 yaşında bir kız çocuğu, adı üzerinde çocuk ama imam nikahı ile bir adamın kucağında yaşıyor. Bu işin suç olmasını ve babayla, imam nikahlı adama verilmesi gereken cezaları geçiyorum, hastanedeki doktorlar ya da hastane polisi bu olaylar yaşanırken demokrasi var kızın rızası var diye mi düşünüyorlardı? Neresinden bakarsan mide bulandırıcı.
Demokrasilerde insanların hoşlarına gitmeyen şeylerle ilgili protesto hakları vardır, fakat protestodan ötürü haklarında 4 yıla kadar hapis istemiyle dava açılan öğrencilerin olduğu bir ülkede ileri demokrasi vardır.
Halkın oylarıyla milletvekili olan Mustafa Balbay, Engin Alan ve Mehmet Haberal'ın millet iradesine karşı çıkılarak tahliye edilmemelerini onların terörist olmalarına bağlayabiliriz değil mi? Nasıl olsa barış ve demokrasi güvercinleri Sebahat Tuncel ve Emine Ayna artık dışarıda huzurlu bir şekilde 15 Ağustos Zafer Bayramlarını(!) kutluyorlar!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise tutuklamalar hakkında; hukuk karşısında herkes eşittir diyor, ama kayıp trilyon davasının hafızasından kaybolduğu anlaşılıyor.
Benim ileri demokrasiden anladığım şu; ülkeyi bölmeye kalkmak suç değil ama hükümet karşıtı olmak ve onu eleştirmek terörizm.
Kısacası dışarıda ses çıkartacak kimse olmayınca demokrasi tadından yenmez bir nimet oluyor.
Etiketler:
Balyoz,
Ergenekon,
İleri Demokrasi,
İlker Başbuğ,
Tutukalamalar
30 Aralık 2011 Cuma
DOĞU RAPORU
Teknoloji, bir çok bilgiyi bize bir anda sunuyor. Belki bu yüzden okumaya gereksinim duymuyoruz. Ama teknolojinin bize duygu yükleme şansı yok. Dolayısıyla okuma bizim için ihtiyaçtır. Ancak okuyarak bir makine olmaktan kurtuluruz.
Bundan dolayı bu güncede sık sık kitap tanıtımları da yapacağım.
İlk olarak konunun güncel de olması sebebiyle, son seçimlerde mecliste olmayı en çok hak eden fakat sıralamaya kurban giden Prof.Dr. Ümit Özdağ'ın 2010 yılında Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde açık uçlu görüşmeler vasıtasıyla gerçekleştirdiği bir araştırmayı sizlere tanıtmak istiyorum.
Kitabın ismi "Doğu Raporu, Bölgede Türk Kimliği ve Türklük Algısı". Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da gerçekleştirilen bu araştırmanın konusu, Türkiye'de Kurmanç ve Zaza kökenli yurttaşların devlete ve kurumlarına, PKK'ya, Türk kimliğinden ayrı bir siyasal Kürt veya Zaza kimliğine, TRT Şeş'e, Kuzey Irak'ta oluşan federe devlete, Türklere, Türkçeye, üniter milli devletinin temsil araçları olan bayrağa, İstiklal Marşı'na ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, özetle Anayasa'nın 66.maddesi çerçevesinde tanımlanan Türk milli kimliğine bakış açılarında hakim olan zihniyet yapılarının ve bu zihniyet yapılarının meşrulaştırılmasının nasıl açıklandığıdır.
Araştırma yapılırken herhangi bir güzelleme ya da kötüleme yapılmadan, görüşmeler okuyucuya olduğu gibi aktarılmış. Bu çalışma sayesinde bölgeye daha doğru bir bakış açısı ile bakmayı öğrenebiliriz. Bu sayede sonuca daha doğru yollarla varabiliriz.
Bundan dolayı bu güncede sık sık kitap tanıtımları da yapacağım.
İlk olarak konunun güncel de olması sebebiyle, son seçimlerde mecliste olmayı en çok hak eden fakat sıralamaya kurban giden Prof.Dr. Ümit Özdağ'ın 2010 yılında Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde açık uçlu görüşmeler vasıtasıyla gerçekleştirdiği bir araştırmayı sizlere tanıtmak istiyorum.
Kitabın ismi "Doğu Raporu, Bölgede Türk Kimliği ve Türklük Algısı". Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da gerçekleştirilen bu araştırmanın konusu, Türkiye'de Kurmanç ve Zaza kökenli yurttaşların devlete ve kurumlarına, PKK'ya, Türk kimliğinden ayrı bir siyasal Kürt veya Zaza kimliğine, TRT Şeş'e, Kuzey Irak'ta oluşan federe devlete, Türklere, Türkçeye, üniter milli devletinin temsil araçları olan bayrağa, İstiklal Marşı'na ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, özetle Anayasa'nın 66.maddesi çerçevesinde tanımlanan Türk milli kimliğine bakış açılarında hakim olan zihniyet yapılarının ve bu zihniyet yapılarının meşrulaştırılmasının nasıl açıklandığıdır.
Araştırma yapılırken herhangi bir güzelleme ya da kötüleme yapılmadan, görüşmeler okuyucuya olduğu gibi aktarılmış. Bu çalışma sayesinde bölgeye daha doğru bir bakış açısı ile bakmayı öğrenebiliriz. Bu sayede sonuca daha doğru yollarla varabiliriz.
Etiketler:
açılım,
doğu raporu,
kürt açılımı,
kürt sorunu,
pkk,
ümit özdağ
29 Aralık 2011 Perşembe
ERMENİ TEHCİRİ - DERSİM OLAYLARI - PKK TERÖRÜ
O kadar tuhaf bir ülkede yaşıyoruz ki terör bizim için güncel bir olguyken, bundan 70 yıl, 100 yıl önceki terör ya da terörle bağlantılı olayları bile hararetle tartışabiliyoruz ve ülke olarak bu bize ağır gelmiyor, günlük hayatımıza sakin bir şekilde devam ediyoruz. Bu bir tür mazoşizm olmalı.
Dersim için ortalığı ayağa kaldırıp, meclis kürsülerinden özür dileyenler, Ermeni Tehcirine "Soykırım" diyenler hakkında demediklerini bırakmadılar. Aralarında teknik olarak ne tür farklar vardı, tepkiler neden bu denli farklıydı? Bu soruları kimse sormadı. Sorsa da cevabını alamazdı. Ama yine de ısrarla sormak lazım.
Fakat bugün Şırnak Uludere'de yaşanan acı olay bu sorulara bir ışık tuttu. F-16'lar, Kuzey Irak bölgesinde PKK'nın ana kamplarının yer aldığı Haftanin'de, PKK'lı diye, mazot kaçakçılığı yapan bir grubu bombalayarak 36 kişinin yaşamını yitirmesine sebep oldu. Aslında neresinden tutsan elinde kalan bir olay. F-16'ların köylüleri vurması mı kötü olan, yoksa köylülerin kaçakçılık yapmaları mı? Yoksa askerlerin bu kaçakçılıklara göz yumması mı ya da köylülerin PKK kampları içinden rahatça geçerek gelmeleri mi?
Terör dünyada olabilecek en ahlaksız olgulardan biri. Terör ne kadar ahlaksızsa, terörle mücadele de o denli ön görülemez ve sonuçları bazen istem dışı olabilir. 35 kişinin ölmesi gerçekten bir facia, evet bu olayın mutlaka soruşturulması ve sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılması gerekli; tıpkı Ermeni Tehcirinde olduğu gibi, tıpkı Dersim'de olduğu gibi. Ama terör örgütünün ve yandaşlarının, Cumhuriyete ve orduya vuracak bir başka koz olarak bu olayı kullanmalarına da izin vermemeli. Basının bu olayda çok sorumlu davranması gerekiyor. Başta da dediğim gibi bu bir facia, fakat gerekli soruşturma yapılmadan kimseyi suçlayamayız, hele ki bombalama olayı PKK kamplarının olduğu sınır dışı bir operasyon içinde gerçekleşmişse.
Terör örgütü yandaşları operasyonların durup örgütün toparlanabilmesi için; cemaatçiler ve liberaller orduyu istedikleri kalıba sokma konusunda bir adım daha atabilmek için bu olayı ellerinden geldiğince kaşıyacaklardır.
Son bir kaç ayda hükümetin de desteği ile PKK'ya ağır darbeler vuruldu. Az da olsa halkın gazı alındı. Fakat hükümetin PKK ile müzakere ettiği tüm ülkenin malumu ve müzakerelerin devam edebilmesi için PKK'nın kendi içinde bir hesaplaşmaya gittiği ve istihbaratların da direk PKK'nın içinden bir gruptan geldiğini okyanus ötesi yazıcılarından öğreniyoruz. Terör örgütüne darbe vurulması güzel bir gelişme fakat bu müzakere neyin müzakeresi? Pazarlık masasında neler var? Bunlar cevap bekleyen hayati sorular.
27 Aralık 2011 Salı
CUMHURBAŞKANLIĞI GÖREV SÜRESİ
O kadar yoğun ve karışık bir gündemimiz var ki, artık balık hafızalı diye dalga geçilen milletime hak veriyorum. Dünya savaşlarında bile gelişmiş ülkelerin siyasi gündemlerinin bu denli hızlı değiştiğini düşünmüyorum. Buna bir de ilkesiz basının nereye çekersen oraya giden yorumlarını da eklersen halkın olan biten karşısında tepkisiz kalması anlaşılabilir bir durum. Bu surata alınan darbeden sonra bir tür sersemlemeye benziyor.
İşsizliğin ve fakirliğin bu denli yoğun olduğu bir ülkede sürekli olarak anayasal tartışmalar yaşanması komik oluyor. Ve bu anayasal tartışmalar nedense sürekli iç politikada dara girildiği anlarda gündeme geliyor. Bir terör olayı mı patlak verdi hemen başbakan çıkıp anayasa tartışmasını başlatıyor. Dış politikada bizi zora sokacak, iç politikayı da etkileyecek bir durum mu ortaya çıktı, hemen cumhurbaşkanının görev süresi tartışması yaşanıyor. Bu hengamede vatandaş olayları sadece bir tenis maçı izler gibi takip edip pozisyonları anlık yorumlamaya çalışıyor ve maalesef önünü ve arkasını düşünemediği için, içinde bulunduğu şartları yorumlayamıyor ve tepki gösteremiyor.
Örnek vermek gerekirse Suriye ile neredeyse savaşa girerken; Amerika Irak'tan çekilirken bölgede kendine bir jandarma ararken; Malatya'ya Amerika'nın füze kalkanları yerleştirilip ülkemiz açık hedef olurken; Sayın Başbakan nereden aklına geldiyse Dersim olayları için kıyım deyip, yaygara koparıp, bir de üzerine yalandan özür dileyip, muhalefet partisi liderleri üzerinden bu ülkenin kurucu değerlerine bağırıp çağırırken, televizyon karşısında helal olsun diye alkış tutan halk ve tarihimizle yüzleşmemiz gerektiğini belirten yazarlar hatta bakanlar sadece bir iki hafta sonra Fransa'nın parlamentosundan geçirdiği Soykırım yasası hakkında en ağır aşağılamalarda bulundular. İki olay arasında ki fark neydi, insanlar iki benzer olayda nasıl bu denli zıt tepkiler verdi ve bir Allah'un kulu bu soruyu neden sormadı? Gerçekten anlamakta büyük zorluk çekiyorum.
Asıl konumuz olan Cumhurbaşkanlığı tartışmasına dönersek; bu konuda da benzer bir durum yaşanmakta. 2010 Anayasa değişikliklerinin Tayyip Erdoğan'a yeterli gelmediği hepimizin malumu. Kendisinin en büyük arzusu bu ülkenin ilk BAŞKAN'ı olmak. İstanbul'un başkent olduğu, federal bir sistemin yerleştiği, Kemalizm'in yerini Liberalizm'in aldığı, kendisinin de başkan sıfatını kazandığı bir ülke. Fakat şartlar henüz istediği kadar olgunlaşmadı. Başbakan olarak bu uğurda kat edecek biraz daha yolu kaldı. Cumhurbaşkanlığı görev süresi tartışmalarının temelinde de bu yatıyor.
Bildiğiniz gibi sonra çıkan kanun öncekini ilga eder. Bu çok basit hukuk kuralı yüzünden de cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıldır. Aksine bir geçici kanun çıkmadığı sürece, 2012 yılında cumhurbaşkanlığı seçimi bizi beklemekte. Tıpkı, aynı 2007 referandumunda milletvekili görev sürelerinin 4 yıla indirilmesinin akabinde 2011 yılının Haziran ayında genel seçimlerin olması gibi. Fakat bu AKP'nin 2023 hedeflerinin gerçekleşmesinin önünde bir engel teşkil etmekte çünkü ucu açık ve kontrol edilememe ihtimali yüksek bir süreç.
Bu seçime gidilirse ne olacak? Abdullah Gül yeniden mi seçime girecek? Tayyip Erdoğan başbakanlığı mı bırakıp seçime girecek? O halde AKP ve hükümet ne olacak? Muhalefet güçlü bir aday çıkartıp ikiye bölünmüş halkın bir yarısının desteğini alıp AKP'nin düzenine çomak mı sokacak? Bunlar Tayyip Erdoğan için 2012 yılında üzerine düşünülmesi zaman kaybı olan senaryolar. Bu yüzden Tayyip Erdoğan 2014 yılına kadar anayasal haklar ve görevler bakımından güçlendirilmiş bir cumhurbaşkanı olarak seçime kendi girmek istiyor. 2014 yılında yarı başkanlık sisteminde, cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bir yıl için başbakan Bülent Arınç ve 2015'te Abdullah Gül görevi devralacak. Tarafsız bir makam olan cumhurbaşkanlığının ardından başbakanlığa gelmeyi planlamak ne denli demokrat bir kitle tarafından yönetildiğimize ışık tutuyor. Bundan 10 sene önce saçma ve komik gelecek bu senaryo bugün çok doğal karşılanıyor.
10 yılda ülkemizin ne kadar değiştiğini bir düşünün. Şimdi bir de 2023 vizyonunu bu bilgiler ışığında hayal edin. Durmak yok yola devam!
İşsizliğin ve fakirliğin bu denli yoğun olduğu bir ülkede sürekli olarak anayasal tartışmalar yaşanması komik oluyor. Ve bu anayasal tartışmalar nedense sürekli iç politikada dara girildiği anlarda gündeme geliyor. Bir terör olayı mı patlak verdi hemen başbakan çıkıp anayasa tartışmasını başlatıyor. Dış politikada bizi zora sokacak, iç politikayı da etkileyecek bir durum mu ortaya çıktı, hemen cumhurbaşkanının görev süresi tartışması yaşanıyor. Bu hengamede vatandaş olayları sadece bir tenis maçı izler gibi takip edip pozisyonları anlık yorumlamaya çalışıyor ve maalesef önünü ve arkasını düşünemediği için, içinde bulunduğu şartları yorumlayamıyor ve tepki gösteremiyor.
Örnek vermek gerekirse Suriye ile neredeyse savaşa girerken; Amerika Irak'tan çekilirken bölgede kendine bir jandarma ararken; Malatya'ya Amerika'nın füze kalkanları yerleştirilip ülkemiz açık hedef olurken; Sayın Başbakan nereden aklına geldiyse Dersim olayları için kıyım deyip, yaygara koparıp, bir de üzerine yalandan özür dileyip, muhalefet partisi liderleri üzerinden bu ülkenin kurucu değerlerine bağırıp çağırırken, televizyon karşısında helal olsun diye alkış tutan halk ve tarihimizle yüzleşmemiz gerektiğini belirten yazarlar hatta bakanlar sadece bir iki hafta sonra Fransa'nın parlamentosundan geçirdiği Soykırım yasası hakkında en ağır aşağılamalarda bulundular. İki olay arasında ki fark neydi, insanlar iki benzer olayda nasıl bu denli zıt tepkiler verdi ve bir Allah'un kulu bu soruyu neden sormadı? Gerçekten anlamakta büyük zorluk çekiyorum.
Asıl konumuz olan Cumhurbaşkanlığı tartışmasına dönersek; bu konuda da benzer bir durum yaşanmakta. 2010 Anayasa değişikliklerinin Tayyip Erdoğan'a yeterli gelmediği hepimizin malumu. Kendisinin en büyük arzusu bu ülkenin ilk BAŞKAN'ı olmak. İstanbul'un başkent olduğu, federal bir sistemin yerleştiği, Kemalizm'in yerini Liberalizm'in aldığı, kendisinin de başkan sıfatını kazandığı bir ülke. Fakat şartlar henüz istediği kadar olgunlaşmadı. Başbakan olarak bu uğurda kat edecek biraz daha yolu kaldı. Cumhurbaşkanlığı görev süresi tartışmalarının temelinde de bu yatıyor.
Bildiğiniz gibi sonra çıkan kanun öncekini ilga eder. Bu çok basit hukuk kuralı yüzünden de cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıldır. Aksine bir geçici kanun çıkmadığı sürece, 2012 yılında cumhurbaşkanlığı seçimi bizi beklemekte. Tıpkı, aynı 2007 referandumunda milletvekili görev sürelerinin 4 yıla indirilmesinin akabinde 2011 yılının Haziran ayında genel seçimlerin olması gibi. Fakat bu AKP'nin 2023 hedeflerinin gerçekleşmesinin önünde bir engel teşkil etmekte çünkü ucu açık ve kontrol edilememe ihtimali yüksek bir süreç.
Bu seçime gidilirse ne olacak? Abdullah Gül yeniden mi seçime girecek? Tayyip Erdoğan başbakanlığı mı bırakıp seçime girecek? O halde AKP ve hükümet ne olacak? Muhalefet güçlü bir aday çıkartıp ikiye bölünmüş halkın bir yarısının desteğini alıp AKP'nin düzenine çomak mı sokacak? Bunlar Tayyip Erdoğan için 2012 yılında üzerine düşünülmesi zaman kaybı olan senaryolar. Bu yüzden Tayyip Erdoğan 2014 yılına kadar anayasal haklar ve görevler bakımından güçlendirilmiş bir cumhurbaşkanı olarak seçime kendi girmek istiyor. 2014 yılında yarı başkanlık sisteminde, cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bir yıl için başbakan Bülent Arınç ve 2015'te Abdullah Gül görevi devralacak. Tarafsız bir makam olan cumhurbaşkanlığının ardından başbakanlığa gelmeyi planlamak ne denli demokrat bir kitle tarafından yönetildiğimize ışık tutuyor. Bundan 10 sene önce saçma ve komik gelecek bu senaryo bugün çok doğal karşılanıyor.
10 yılda ülkemizin ne kadar değiştiğini bir düşünün. Şimdi bir de 2023 vizyonunu bu bilgiler ışığında hayal edin. Durmak yok yola devam!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

